POLİS VE ETİK ÜZERİNE

 

Sadettin KOÇAK*

 

GİRİŞ

 Önceleri, yalnız başına mağaralarda yaşayan insanlık, zamanla doğanın zor şartlarıyla daha kolay mücadele edebilmek amacıyla, kabileler halinde yaşamaya başladı. Daha sonraları, artan insan sayısı ve insan hayatında yaşanan ilerlemeler daha kalabalık toplulukların oluşmasını, milletlerin ve devletlerin meydana çıkmasını sağladı. Uzun süre toprağa bağlı bir yaşam sürdüren insanlık, 18. yüzyılın sonlarında Avrupa’da yaşanan sanayi devrimiyle birlikte, köy hayatından çıkıp, kalabalık insan topluluklarının bir arada barındığı kentlerde yaşamaya başladı.

Kent hayatı beraberinde bir kısım yenilik ve değişiklikleri de getirmişti. Örneğin, insanlar artık köylerde olduğu kadar canından ve malından emin, güvenli bir hayat yaşayamıyordu. İnsanların bir araya gelerek oluşturduğu bu topluluklar otomatikman beraberinde bir kısım sorunları da gündeme getiriyordu.

İnsanın sosyal ve psikolojik özellikleri göz önüne alınacak olursa, onun yaşadığı bir ortamda problemin olmaması, huzur ve sükun içinde bir hayat sürdürmesi düşünülemezdi. Nitekim ilk insan Hz. Adem’in oğulları bile, doğalarında bulunan bu özelliklerinin bir sonucu olan kıskançlık yüzünden cinayet işlemişlerdi. Kalabalık yaşamla birlikte karşılıklı çıkar çatışmalarının artması neticesinde, insanlar arası ilişkilerde görülen çatlaklar da artış göstermişti.

Bütün bunların doğal sonucu olarak güvenlik hizmetlerinin gerekliliği konusu gündeme geldi. Yakın zamana kadar toplumda görülen bu boşluğu orduya bağlı bir kısım askerler yerine getiriyordu. Bu askerlerin yanı sıra amatörce bu işi yapamaya çalışan bir kısım görevliler de vardı, ancak bunların eğitimsiz olmaları ve ücret almadan çalışmaları bu konuda kurumsallaşma gereğini ortaya çıkardı(Koçak, 2003).

Güvenlik hizmetlerinin kurumsal manada dünyadaki ilk örneği, İngiltere’de 1820 yılında Londra’da kurulan polis teşkilatıdır. Bu teşkilat modern anlamda kurulan ilk polis teşkilatı olarak kabul edilmektedir (Cerrah, Semiz, 2000).

Aynı tarihlerde Osmanlı Devleti’nde, 1845 yılında yayınlanan 17 maddelik “Polis Nizamnamesi” ile polis adı altında, dünya devletlerindeki gibi polis teşkilatı kurulmuştur ( Şahin 2001:14).

Görüldüğü gibi polislik mesleğinin doktorluk, öğretmenlik ve askerlik gibi profesyonel mesleklere göre, profesyonel anlamda icra edilmeye başlandığı tarihler çok yenidir. Bunda, değişen dünya şartları sonucunda insanların güvenlik ihtiyacının en iyi şekilde giderilmesinin ve güvenlik hizmetlerinin öneminin artmasının da  kayda değer etkileri olduğu söylenebilir.

Artan bu güvenlik ihtiyacı ve polislik mesleğinin profesyonel meslek statüsünde kabul görmesinin bir sonucu olarak, polisin eğitimi sorunu ortaya çıkmıştır. Toplumun her kademesinde görev alan, sürekli halkla diyalog halinde bulunan ve  suçlularla mücadele etmek durumunda olan polisin, üstüne düşen görevi en iyi şekilde yapabilmesi için uzun süreli bir eğitimden geçmesi gerekmektedir. Bu amaçla Osmanlı Devleti’nde 1907 yılında, ilk Polis Okulu olan Selanik Polis Okulu açılmıştır. Bu okulu daha sonra açılan diğer okullar takip etmiş ve Osmanlıdan günümüze polis eğitim çabaları artarak devam etmiştir (Koçak 2003). Özellikle günümüzde yönetici kadroyu oluşturan rütbeli personele verilen uzun süreli eğitimin, polisin görevini yerine getirirken daha başarılı olmasında etkili olduğunu söylemek mümkündür.

Toplumla yakın ilişki halinde bulunan polisin görevini yaparken, üniformanın vermiş olduğu güç ve iktidarın bir neticesi olarak bir kısım hatalar yapması ve güvenliğini sağlamakla yükümlü olduğu bireylere karşı istenmeyen davranışta bulunması, beraberinde, polisin görevini yaparken uyması gereken ya da hareket  alanını belirleyen bir kısım kurallar oluşmasını gündeme taşımıştır.

Bu çalışmada etik ve meslek etiği kavramlarının tanımı yapılarak, polis meslek etiği oluşturulurken karşılaşılan engeller incelenecektir. Eğitim, medya ve insan psikolojisinin polislik mesleği ifa edilirken, memurlara ne kadar destek olduğu veya ne kadar engel olduğu üzerinde durulacak, çözüm yolları hakkında öneriler sunulacaktır. Ayrıca anlatılanlar çerçevesinde, güzel bir örnek olması bakımından “Avrupa Polis Etiği Yönetmeliği” kısaca değerlendirilecektir.

ETİK NEDİR?

Sanayi devriminin beraberinde getirdiği topluluk halinde yaşama erdemi, bir kısım insan ilişkilerini düzenleyici normların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bunların yazılı olanlarına hukuk kuralları adı verilirken, yazılı olmayanlara da ahlak(moralty) kuralları ya da örf, adet ve anane denilmektedir.

Yine bu, bir arada yaşamanın bir diğer getirisi de, kültür ve medeniyet diye formüle edilen, tarihi bir geçmişe sahip, belli topluluklara ait yaşam tarzıdır. Bilindiği gibi kültür ve medeniyetin, kendi içinde barındırdığı iki ayrı tanımı vardır: birincisinde “belli bir topluluğa ait yazılı ve görsel sanat eserleri ile nesilden nesile aktarılan töre” anlaşılırken, ikincisinde “günümüzdeki anlamıyla çağdaşlık, modernizm, ırk, dil, din ayrımı gözetmeksizin herkese eşit muamelede bulunmak ve iyi insan olmak, erdemli insan olmak” gibi manalar anlaşılmaktadır. Kısaca medeni ve kültürlü insan aynı zamanda ahlaklı ve etik insandır. Kültür seviyesi düşük insan ise ahlaksız, seviyesiz ve etik olmayan davranışlar sergileyen insandır. Peki etik (ethics) nedir?

Etik sözcüğü, yunanca “karakter” anlamına gelen “ethos” sözcüğünden türetilmiştir. Bir çok dilde kullanılan etik (İng. Ethics, Fr. Etique) kelimesinin günümüzdeki anlamı; insan tutum ve davranışlarının iyi (doğru) ya da kötü (yanlış) yönden değerlendirilmesidir (Aydın ve Aydın, 2000: 10). Etiğin ilgi alanı, insanın bütün davranış ve eylemlerinin temelinin araştırılmasıdır. Daha genel bir ifadeyle etik, “ahlak felsefesi” olarak da değerlendirilmektedir. Bu ifadelerden etiğin;  “ahlaki doğruları araştıran bir alan” olduğu anlaşılmaktadır.

Ahlakın genel bir tanımını yapmak gerekirse: ahlak, kültürel değerler ve ideallerle ilgili doğru ve yanlışları ve bunlara uygun olarak nasıl davranılması gerektiğini belirler. Ahlak geniş tabanlı ve nasıl davranılması gerektiğine ilişkin yazılı olmayan standartları içerir (Pehlivan, 1998:17). Yine ahlak, (aktöre) huy, mizaç, karakter ve yaratılış anlamına gelen ‘hulk’ sözcüğünün çoğulu olup, insanlar arası ilişkilerde uyulması gereken manevi ilke ve kuralları içerir.

Tanımından da anlaşılacağı üzere etik ve ahlak kavramları anlamları itibariyle birbirine çok yakın olduğundan dolayı sık sık birbiriyle çatışmaktadırlar. Fakat buna rağmen ahlak, bireyin kendi özel hayatında uyması gereken kuralları anlatırken, etik, bireyin iş yaşamında veya görevinde uyması gereken normları anlatmaktadır. Bu iki kavram her ne kadar birbiriyle ilişkili ise de etik kavramı daha evrensel bir mana ifade etmektedir.

Etik ve ahlak kavramları arasındaki bu kavram kargaşasına değinen Kuçuradi (2002:47-49)  birbirinden farklı ve birbirine karıştırılmaması gereken üç ayrı tanım üzerinde durmaktadır. Bunlardan birincisi, yazılı olmayan normları içeren etik değerler(ahlak kuralları); ikincisi, belirli amaçlarla bazıları tarafından oluşturulan, bazı yazılı norm sistemleri ya da norm kodları anlamında kullanılan etik değerler (meslek etikleri); üçüncüsü ise felsefenin bir alanı olan etik değerlerdir.

Kuçuradi tanımlarından şu sonucu çıkarmaktadır: ‘ahlak’ anlamında kullanılan ‘etik’ ile ‘meslek etikleri’ bağlamında kullanılan ‘etik’ sözcüğü, norm sistemleri anlamına geliyor, ama birbirinden farklı epistemolojik nitelikte olan norm sistemlerini dile getiriyor. Felsefenin bir alanı olarak etik ise, bir bilgi alanını –kendine özgü nesnesi olan bir bilgi alanını- ifade ediyor  (2002: 49).

Görüldüğü gibi etik konusunda yapılan tartışmaların epistemolojik (bilgi kuramı) ve aksiyolojik (yeni düşünce) bilgilerden yoksun olmasından; ülkemizde yeni yeni  tartışılmaya başlanan konunun çok da felsefi bilgiye dayanmadığı, kavramların gerçek manasıyla bilinmediği anlaşılmaktadır.

Tarihi süreç içerisinde uzun dönemler uygulanmış ve adından söz ettirerek günümüze kadar gelmiş olan ilk etik kurallar, Hamurabi Kanunu, Yahudilerin On Emri, İmparator Aşoka’nın Fermanları’nın yanısıra günümüzde İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gibi, ahlaklılık normları ortaya koymuş olan bu bildirgeler evrensel manada etik bildirgeler olarak kabul edilebilir.

MESLEKİ ETİK İLKELERİ VE POLİS ETİĞİ

Sanayi Devriminin bir diğer getirisi de kentleşmenin yanı sıra  onca insanın bir arada çalıştığı meslek kurumlarının ortaya çıkmasıdır. Bu alanda belki de en eski meslek, insanın doğasının bir yansıması olan hastalıklarla mücadele eden hekimlik ya da tıp sektörüdür. Buna farklı meslekler de eklenebilir. Ancak 18. yüzyıl Avrupa’sı ve 19. yüzyıl Amerika’sı değişik kültürlerden farklı insanların bir araya geldiği çeşitli meslek kurumlarında uyum ve düzeni sağlamak amacıyla normlar oluşturmuşlardır.

Etik konusu Avrupa ve ABD’de son 20-30 yıla kadar tartışılmıyordu. Toplum yaşamında olduğu gibi çeşitli iş alanlarında da bir arada çalışan bireylerin, aralarında karşılaşılan etik sorunların farkına varılmasının bir sonucu olarak ‘meslek etikleri’ ortaya çıkmıştır. Bu etiklerin ilki Hipokrat Yemini olarak bilinen ‘tıp etiği’dir. Aynı zamanda en önemli etiklerden biri olan tıp etiğine, ‘çevre etiği’ ve son günlerde daha çok sözü edilen ‘medya etiği’ni de eklemek gerekmektedir. Bunları çoğaltmak mümkündür. Peki meslek ahlakı olarak da bilinen ‘mesleki etik’ nedir?

Mesleki etik (Professional ethics): belirli bir meslek grubunun, mesleğe ilişkin olarak oluşturup, koruduğu; meslek üyelerine emreden, onları belli bir şekilde davranmaya zorlayan, kişisel eğilimleri sınırlayan, yetersiz ve ilkesiz üyeleri meslekten dışlayan, meslek içi rekabeti düzenleyen ve hizmet ideallerini korumayı amaçlayan mesleki ilkelerin bütünüdür (Pehlivan, 1998: 20).

Bugün tıp etiği denince her ne kadar genetik kopyalama, kürtaj ve ötenazi gibi konuların ne derece etik olduğu tartışmaları akla geliyorsa da, bunun yanı sıra bir doktorun ya da hemşirenin hastasına karşı takınmış olduğu tavır da göz ardı edilmemelidir. Örneğin  ABD’ndeki bir ebe hemşire yeni doğum yapan bir anneye, onun ne kadar şanslı olduğunu anlatırken, az gelişmiş ülkede aynı işi yapan bir başka hemşire çekinmeden, ‘bu kadar çocuğa nasıl bakacaksın’ diyerek hiç de etik olmayan bir davranış sergileyebilmektedir. Her iki olayda da hemşirelerin kültür seviyelerinin ya da medeniliklerinin etik anlayışlarına etkisi rahatça görülebilmektedir.

Çevre etiği açısından konuya yaklaşacak olursak, benzer sorunlarla karşılaşabiliriz. Örneğin, bir ABD vatandaşı iş adamı, çevreyi kirletiyor diye ülkesinde açamadığı fabrikaları, çok rahat az gelişmiş bir üçüncü dünya ülkesinde açabilmekte ve, o bölgenin insanlarını hiç çekinmeden zehirleyebilmektedir. Aynı şekilde çevre kirliliği ve ozon tabakasındaki deliğin büyümesinin etkisiyle meydana gelen küresel ısınmanın bir neticesi olan kuraklık yüzünden üçüncü dünya ülkeleri dediğimiz bu yerlerde insanların açlıktan ölmelerine adeta seyirci kalınmakta, doğal seleksiyon (ayıklanma) yoluyla bu insanlar ölüme terk edilmektedir. Çünkü dünyanın stoklarla sınırlı olan enerjisi gün geçtikçe tükenmektedir. Tükenmekte olan bu enerjinin yeryüzündeki bütün insanlığa uzun süre yetmeyeceği düşünülecek olursa, nesli tükenmekte olan hayvanların koruma altına alındığı günümüzde süper devletlerin açlık sınırında yaşayan ve her gün nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan bu insanlara neden müdahale etmediği de, çevre etiğiyle bağdaşıp bağdaşmadığı tartışılacak bir konudur (NTV 2003).

Toplum yaşamında ayrılmaz bir yeri olan meslek örgütlerinin, etik  konusunda ki duyarlılığı ya da ihmali bir bakıma toplumu yansıtan bir ayna görevi görmektedir. Bir başka deyişle toplumun maruz kaldığı davranışlar, “bireyler hak ettikleri şekilde yönetilirler” özdeyişinin gerçekliğini göstermektedir.

Etik; tıp, çevre ve medya için gerekli olduğu gibi topluma hizmetle yükümlü olan belediye gibi kurumlar için de gereklidir. Aslında toplumla en çok karşı karşıya kalan kişilerden olan belediye şoförleri de az gelişmiş toplumlarda halka karşı bir hizmetli gibi değil, aksine üniformalı bir güç gibi algılanmakta ve topluma karşı çok sert tavırlar sergileyebilmektedirler. Örneğin, bir belediye otobüsü rahatlıkla hatalı sollama veya kırmızı ışık ihlali yapabilmekte ama bunu fark eden belki onlarca yolcudan hiçbirisi sesini çıkarmamaktadır. Bir halk otobüsünde bireyler rahatlıkla, bilet satan görevlinin, daha çok yolcu almak maksadıyla, otobüsteki yolcuların sıkışması yönünde verdiği talimatlarla hareket edebilmekte, zaman zaman bağıran görevliye itiraz etmemektedir. Sonuçta bu olaylar, zamanla otobüs şoföründen korkan bir toplum (kültür) meydana getirmektedir.

Böyle bir toplumda polis güvenlik hizmeti üreten bir birim değil, güvenliği sağlayan bir güç olarak görülmektedir. Oysa polis gelişmiş ülkelerde güvenlik hizmeti üreten bir çalışandır. Toplumda polise karşı korku değil sağlam bir güven duygusu vardır. Böylece polis de görevini rahatlıkla yerine getirebilmekte, kendinden emin, iç huzurunu elde etmiş bir şekilde topluma hizmet edebilmektedir.

Diğer meslek etiklerinde olduğu gibi ve etiğin yapısı gereği, polislik mesleğinin yazılı etik kuralları olmalıdır. Bu sebeple 690 sayılı karar uyarınca Avrupa Konseyi üyesi kırkı aşkın ülkeden üst düzey polisler, sosyal bilimciler, hukukçular ve sivil toplum kuruluşlarından temsilcilerin katıldığı bir çalışmanın sonucu olarak 15 Ocak 2001 tarihinde Avrupa Polis Etiği Yönetmeliği hazırlanmıştır (Cerrah, Eryılmaz, 2001:9).

Yapılan bu çalışmayla yukarıda kısmen değindiğimiz etik konusundaki kavram kargaşasının aşılması da kolaylaşacaktır. Çünkü düzenlenen yönetmelikte polis etik kodu yada normları somut bir şekilde maddeler halinde belirlenmiştir. Üye ülkeler üzerinde herhangi bir bağlayıcılığı olmayan bu yönetmelik tavsiye niteliğindedir. Ancak bu normlar polisleri nasıl hareket etmesi konusunda bilgilendirdiğinden ve hareket alanını belirlediğinden dolayı, görevini yaparken neyin etik olup, neyin etik olmadığına daha kolay karar verebilmesi açısından önemli bir enstrüman olma niteliği taşımaktadır (Bıçak, 2002: 268).

Ülkemizde polis etiği alanında yapılan ilk çalışma  Selanik ve İstanbul Polis Okullarında Öğretmen Emniyet Müdürü olarak görev yapan İbrahim Feridun tarafından 1910 yılında hazırlanmış olan ve o yıllarda Polis Okullarında ders kitabı olarak okutulan “Polis Efendilere Mahsus Terbiye ve Malumat-ı Meslekiye” isimli meslek ahlakı kitabıdır (Şahin, 2001: 32). Yine 1938 yılında İstanbul Polis Okulundan mezun olan Selanikli Mehmet Ören’e ait mezuniyet diplomasında, bugün ‘polis etiği’ olarak bilinen dersin o zamanlar “Meslek Terbiyesi” adı ile okutulduğu anlaşılmaktadır (Beren 2001).

ABD gibi gelişmiş ülkelerde, polis teşkilatı Belediye Başkanına bağlı sivil kurumlar olduğundan, ve içinden çıktığı toplumun vergileriyle maaşını kazandığından dolayı, birey topluma karşı daha ölçülü davranma gereği hissetmektedir. Aynı konuya yıllar önce değinen Feridun’un şu saptaması, üzerinde durulmaya değerdir: “Hükümetin memur-u muzafaası iyi bilmelidir ki,… asıl velinimetleri onları bulundukları memuriyetlere tayin eden zevat değildir. Belki her ay aldıkları maaşları vergi suretinde Hazine-i Maliye’ye teslim eden zenaatkarlar emsali efradi-i millettir (Feridun, 1910).

Zamanının etik sorunlarını en güzel şekilde irdeleyen ve etik kodlar üreten Feridun’un şu tespitleri, o günlerde yakalanan noktanın anlaşılması adına kayda değerdir: “Zira onlar (polis) bilmelidirler ki mağazalarında yüzlerce, binlerce liralık mallarını terk edip ikametlerine gelen tacirler, evlerinin kapılarını ufak bir kilitle kapayan  insanlar ancak heyet-i zabıtanın vezaif-i mevdualarını büyük bir istikamet, cansiperhane bir gayretle ifa edeceklerini bilerek, onların vazifeşinaslıklarına güvenerek hanelerinde hiçbir tereddüte, hiçbir endişeye düşmeksizin bir emniyet-i kam ile istirahkezin olurlar” (Feridun, 1910: 60). Burada aynı zamanda, halkın güvenini kazanma konusunda polis-halk ilişkisinin önemine de vurgular yapılmaktadır.

Bununla beraber ülkemizde etik adı altında yapılan çalışmaların son 3-4 yıl içerisinde yoğunluk kazandığı görülmektedir. Teşkilatımız açısından da yeni olan bu kavram, düzenlenen hizmet içi eğitim programlarıyla teşkilatımıza anlatılmakta ve etik değerler verilmeye çalışılmaktadır. Konuyla ilgili olarak 2002 yılı içerisinde Avrupa Konseyi ve Polis Akademisi’nin işbirliği yaparak düzenlediği “Uluslararası Polis Etiği Sempozyumu” bu alanda yapılmış en geniş kapsamlı çalışma olması açısından burada belirtmekte yarar görülmektedir.

Polis Etiği ve Eğitim İlişkisi

Eğitimin etik davranışlara olan pozitif etkisi tartışma götürmez bir gerçektir. Dolayısıyla polis teşkilatı mensuplarının, hizmet öncesi eğitim kurumlarında almış oldukları eğitimin, hizmet süresince görevlerini yerine getirirken gereksiz güç kullanmamalarına etkide bulunduğu gözlemlenmektedir. İyi eğitim almış bir polis insan haklarını ihlal etmemeye özen gösterirken, bir başkası rahatlıkla haddi aşan güç kullanımına sebep olacak davranışlar sergileyebilmektedir.

Ancak, hizmet öncesi eğitim kurumlarında verilen eğitimler de zaman zaman yeterli olamamaktadır. Çünkü eğitim kurumlarından idealist olarak yetişen ve mezun olan yeni polisler, zaman içerisinde, kendilerinden önce mezun olan ve tecrübeleriyle örnek alınacak kişi olarak lanse edilen kıdemli meslektaşlarının yanlış yönlendirmelerinden etkilenerek, aldıkları eğitimin tersine davranışlar gösterip hukuk dışı yollara müracaat edebilmektedirler.

Polislik mesleği bir çok meslek dalıyla karşılaştırıldığı zaman stresli, zor ve çalışma şartları ağır bir meslek koludur. Karşı karşıya kaldığı toplum kesiminin suçlulardan yada psikopat diye nitelenen, normal olmayan insanlardan oluştuğu göz önüne alınacak olursa, yapılan görevin zorluğu ve stresin kaynağı daha rahat anlaşılacaktır. Bunun yanı sıra görev yaptığı toplum içerisinde, polisin maaşının düşük olması veya çalışma saatlerinin insan gücünün ve direncinin üstünde olması, görev yaptığı toplum içerisinde sevilmeyen, kendisinden uzak durulması gereken bir kurum olarak empoze edilmesi, yine polisi hukuk dışı davranışlara iten diğer sebeplerdendir.

Bu zor şartlara rağmen polisin, elindeki gücü ya da kanunun tanıdığı takdir yetkisini kötüye kullanarak etik dışı davranışlar içerisine girmesi onu haklı çıkarmaz. Eğer sık sık düzenlenen hizmet içi eğitim çalışmalarıyla polisler iyi bir eğitimden geçirilebilirlerse, bu tür etik dışı davranışları sergilemeleri veya usta-çırak ilişkisiyle öğrenilen etik dışı davranışların etkisinde kalmaları engellenebilir. Yapılacak bir başka çalışma ise, aslında en önemlisi; söz konusu eğitimi rütbeli personele en iyi biçimde vermek olacaktır. Çünkü, alt rütbelerdeki güvenlik personeli daha çok, fiziki güç kullanımını gerektiren işler yaparken, üst düzey yönetici konumundaki personel ise daha çok beyin gücünü kullanmaktadır. Aynı zamanda toplumla daha çok karşı karşıya gelen ve etik dışı davrandıkları yönünde şikayetlerin odağı olan alt rütbe ya da memur sınıfı personelin üzerindeki hiyerarşik etkisi de düşünülecek olursa, rütbeli personele verilecek olan etik eğitiminin etkisi daha iyi anlaşılacaktır. Bunun için geleceğin orta ve üst düzey güvenlik yöneticilerine verilecek eğitimde, Sosyoloji, Psikoloji, Kriminoloji ve Kamu Yönetimi gibi alanlar büyük önem taşımaktadır (Cerrah, Semiz, 2001:876).

Türk polisinin görevini yaparken karşılaştığı bir diğer etik sorun da, çoğu kez müdahale ettiği olayın mağduru olarak kendisini algılamasıdır. Yani gerek cana karşı, gerekse mala karşı yapılan tecavüzü kendisine yapılmış gibi varsayarak olaylara duygusal yaklaşmasıdır. Tabi bu duygusallığın neticesi olarak gereksiz şiddete başvurabilmektedir. Oysa etik olarak profesyonel davranmalı ve duygularını işe karıştırmamalıdır. Türk kültürüne has bir özellik olan duygusal davranış  da sık sık  karşımıza çıkmaktadır. Oysa profesyonel bir meslek olan polislik bu tür hareketlere izin vermemektedir. Bu anlamda  profesyonel polise düşen ilk görev “olaylara duygusal yaklaşmamak” ve “tahriklere kapılmamaktır”.

Belki de Türk toplumunun bu duygusallığının bir sonucu olsa gerek; bireyler kendileri suçlu veya zanlı konumunda oldukları takdirde güvenlik görevlilerinin hukuk dışı davranışlarına, dayağa ve işkenceye karşı gelirken, kendileri suçun mağduru durumunda bulunduklarında, güvenlik görevlisinden rahatlıkla suçluyu dövmesini, ona hak ettiği cezayı, takdir yetkisini kullanarak vermesi gerektiğini salık verebilmektedir. Yine sanık yakınları, sanığın birinci dereceden akrabaları, -özellikle asayiş olaylarının sabıkalılarında görülmektedir- güvenlik görevlisinden çocuklarını veya yeğenlerini dövmesini ve terbiye etmesini (!) isteyebilmektedir.[1]

Neticede polis suç işleyen yada herhangi bir suçun zanlısı durumunda bulunan kişinin kimliğine ve statüsüne bakmadan kanunu uygulamalıdır. Belirli bir ideoloji, gurup veya kişilere karşı farklı davranışlarda bulunmamalıdır..

Polis Etiği ve Medya İlişkisi

Güvenlik görevlileri her ne kadar topluma karşı davranışlarında etik kurallara uygun davranmaya özen gösterseler de, elde edilen sonuçta -halkın polise karşı edindiği antipati- toplumun önyargılarının da etkisi vardır. Ülkemizde, -tüm dünyada olduğu gibi- polisle ilgili haberler dikkat çekmektedir. Maalesef, varolan medya etiğine uymayan, basın-yayın kuruluşlarının da etkisiyle zaman içerisinde toplumda oluşan bir kısım önyargılar bu tür yanlış yayınlarla perçinlenmektedir. Örneğin, bir toplumsal olayda kalabalığa müdahale eden binlerce polisten yalnızca bir-iki tanesi etik dışı davranışta bulunmasına rağmen, basın-yayın organları bu kötü görüntüyü topluma yansıtmakta ve ister istemez halkta güvenlik güçlerine karşı bir güvensizlik ve önyargı oluşmaktadır.

Toplumun kendisine güvenmediğini düşünen polis de, mesai saatleri içerisinde sık sık halkın negatif yöndeki eleştirilerine maruz kaldığından dolayı, görevini psikolojik bir baskı altında yapmaktadır ve bu baskı güvenlik görevlilerinin gereksiz hatalar yapmalarına ortam yaratmaktadır.

Bilindiği gibi polislik mesleği halkla sürekli iç içe olmayı gerektiren bir meslektir. Ülkemizdeki gibi personel sayısı itibariyle 200 binlere ulaşan kalabalık bir teşkilatın hata yapması ve yaptığı hatalarla sürekli halkın gündeminde kalması kaçınılmazdır. Söz konusu sebeplerin etkisiyle polis ne kadar hata yapmamaya, etik dışı davranış sergilememeye çalışsa da toplumda var olan yaygın kanıdan dolayı hep sanık sandalyesinde gösterilmektedir. Bunun neticesi olarak birey kötü muamele görmese de  mahkeme aşamasında polisin insanlık dışı davranışta bulunduğunu öne sürerek suçtan kurtulmaya çalışabilmektedir. Oysa İngiltere’de, toplumda polise karşı oluşan iyi kanı, güvenlik hizmetlilerinin yapmış olduğu bir kısım hataların bile toplum tarafından görülmemesine sebep olabilmektedir. Örneğin, okulda öğrenci olaylarına karıştığı için gözaltına alınan bir öğrenci evine gidip ailesine, polisin kendisine kötü muamele yaptığını söylese dahi, buna onları inandırması mümkün görünmemektedir. Çünkü polis toplumun güvenini fazlasıyla kazanmıştır.[2] Yine dünyanın en eski polis örgütlerinden birine sahip olan Kanada’da, polis halk tarafından o kadar çok sevilmektedir ki, bu sevgi, o ülkede hediyelik eşya dükkanlarında satılan bibloların üniformalı polis heykelciği olması sonucunu doğurmaktadır.

Polis görevi gereği soruşturmanın sağlığı açısından olayı –cinayet, terör, hırsızlık, vb- gizli tutmakla görevli olduğundan; aksine basın mensupları da bu tür olayları topluma duyurmak istediğinden, sık sık bu iki meslek çalışanları karşı karşıya gelmektedirler. Her iki tarafında görevini daha rahat yapmasında etiğin önemi bir kez daha anlaşılmaktadır. Burada mesleğin profesyonellerce yapılıp yapılmamasının önemi de açığa çıkan ayrı bir gerçektir. Bu yüzden polis teşkilatı ve medya kuruluşları bir araya gelerek bu konularda konsensüs sağlanmalıdır.

Bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için bazı noktaları belirlemek yararlı olacaktır. Bir olay olduğunda ölen, yaralanan ve mağdur olan insanların varlığı söz konusudur. Medyanın olayı görüntüleme ve yorumlama biçiminden olayla ilgili kişiler rahatsız olmakta, utanmakta, üzülmekte ve kısacası bir kez daha mağdur edilmektedirler. Bu nedenle Amerika’da mağdurlara yardım amacıyla medya için hazırlanan etik kurallarında yapılması gereken hususlar aşağıdaki şekilde belirtilmiştir.

Asla olay yerindeki silahlı yaralının detaylı fotoğrafını çekmeyi, filme almayı, vücudunun geri kalan parçalarını, veya vahşetin görünen delillerini, işkence aletlerini, veya cesedin ortadan kaldırılış şeklini, ve mağdurun yakınları olaylardan haberdar edilene kadar olay yerinin genel görüntüsünü haberleştirmeyeceğim.

Asla mağdur hakkında gerçekleri, onun davranışlarını, onun hakkındaki bilgileri veya sanık ile olan ilişkisini otoritelerce onaylanmamış veya şüpheli bilgileri yayınlamayacağım.

Olayı, soruşturmayı, veya cezalandırmayı, özellikle de mağdur istemiyorsa asla sansasyonel biçimde rapor etmeyeceğim (İçli, 2002:69-70).

Ülkemizde 1987 yılında kabul edilen ve halen yürürlükte olan “Basın Meslek İlkeleri”nde  geçen aşağıdaki maddeler ise, basın-yayın kuruluşlarının etik konusuna bakış açısını yansıtması bakımından dikkate değerdir.

Suçlu olduğu yargı kararıyla belirlenmedikçe hiç kimse suçlu ilan edilemez. (md. 9)

Yasaların suç saydığı eylemler, gerçek olduğuna inandırıcı makul nedenler bulunmadıkça kimseye atfedilemez.  (md. 10)

Gazeteci kaynaklarının gizliliğini korur. Kaynağın kamuoyunu kişisel, siyasal, ekonomik vb. nedenlerle yanıltmayı amaçladığı haller bunun dışındadır. (md. 11)

Gazeteci, mesleğin saygınlığına gölge düşürebilecek yöntem ve tutumla haber araştırmaktan sakınır.  (md. 12)

Şiddet ve zorbalığı özendirici yayın yapmaktan kaçınılır. (md.13) (Balcı, 2003)

Polis Etiği ve İnsan Psikolojisi İlişkisi

Yukarıda anlatılanlara insan pisikolojisi ve doğasının gereği olan, hata yapmaya meyilli olmasının etkisi de eklenebilir. Çünkü hiç kimse mükemmel değildir. Toplumun -medyanın da etkisiyle- polis üzerinde oluşturduğu psikolojik baskının, onun hata yapması sonucunu doğurduğunu yukarıda belirtmiştik. Bu nedenle polisin görevini yaparken toplumun desteğini alması çok önemlidir. Etik burada da karşımıza çıkmaktadır. Çünkü etik değerlere uygun olarak hareket eden bir polis, hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu bir toplum yaratacak ve hukuk dışı davranışlara girmeyecektir. Bu etik davranışın bir sonucu olarak toplumda da, güvenlik görevlilerine karşı hissedilir bir güven oluşacak ve polisin daha rahat görev yapabileceği güven ortamı oluşturulmuş olacaktır.

Bilindiği gibi gelişmiş ülkelerde polisin görevini yerine getirirken en büyük yardımcısı toplumdur. Toplumun desteğinden mahrum bir polis teşkilatının başarılı olması beklenemez. Bu gün artık suçlar polisin olmadığı kapalı mekanlarda işlenmektedir. Buda ihbar mekanizmasının önemini daha da artıran bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla halkla ilişkilerini geliştiren bir polis örgütü suçla mücadelede daha başarılı olacaktır.

Her kurumda olduğu gibi güvenlik hizmetlerini yerine getirmekle yükümlü olan kurumlarda da, ‘çürük elma’ olarak nitelenen suça meyilli bireyler bulunabilmektedir. Bu yüzden hizmet öncesi eğitim kurumlarına öğrenci alımında bu tür özellikler göz önünde bulundurulmalı, özellikle polis teşkilatı gibi halkın güvenliğini sağlamakla birinci dereceden sorumlu bir örgüt olarak bu konuda çok hassas davranılmalıdır.

Polislerdeki bu karakter değişikliğine değinen İçli, Dellatre’dan alıntı yaparak açıkladığı konuda orijinal tespitlere yer vermektedir.

Delattre, polislerde karakter değişiklikleri olduğunu ve bunların polis mesleği icra edilirken davranışlara nasıl yansıdığı üzerinde durmuştur. Özellikle kötü karakterli bir polisin, örneğin bir soygunda soyguncu kaçtıktan sonra olay yerindeki bazı eşyaları alıp, suçu soyguncunun üzerine attığını, soyguncu yakalandığında söz konusu eşyayı çalmadığını iddia etse de cezadan kurtulamayacağını söylemiştir. Bu tür karaktere sahip olan kişiler başkalarını mağdur duruma düşürerek çıkar elde etmek için fırsat kollarlar diğer kişiler bu şahıs için sadece kendi çıkarı için kullanmak üzere mevcutturlar. Ona öğretilen doğru, yanlış kavramlarının uygulamada hiçbir gerçekliği yoktur. Bu tür kişiler ellerinde bulundurdukları gücü kötüye kullanma konusunda hiçbir utanç duygusu tanımazlar. Bu karakterde olan kişilere yazar “et yiyiciler” demekte ve bunların hem cana hem de mala karşı tehlike oluşturduğunu ve yaptıkları kötü icraatlarını vicdansızca ve başkalarını düşünmeden sadece kendi çıkarı için gerçekleştirdiklerini belirtmektedir. Bu tip kişiler varsa, mutlaka soruşturmalarda tespit edilerek teşkilattan uzaklaştırılmaları gerekmektedir.

Bir diğer kategoride kontrol edilemez şahıslar vardır. Delattre’ye göre bu şahıslar, bazı kontrol edilemeyen davranışlara sahip olduklarından kötü karakterli gibi davranırlar. Bu tür zayıf karakterli şahıslar eğitimle düzeltilebilirler. Ancak mevcut durumları ile halkın güvenine layık değildirler. Bu tür şahısları da Delattreçim yeyiciler” diye isimlendirir ve bunların baskı altına veya yasadışı fırsatların mevcut olduğu durumlarda kendilerine dahi güvenmediklerini ve istenmeyen durumlara girebileceklerini belirtmektedir. Bu şahıslara ‘ulaşılabileceğini’ ve bunların ‘belli bir fiyat karşılığı elde edilebileceğini’ belirtir.

Bir başka gruptakileri de araştırmacı kendini kontrol eden, mükemmel kişiler olarak sınıflamaktadır. Bunlar arasında özellikle genç polislerin bir karakter arayışı içinde olduğunu, bunların karakterlerinin oluşmasında polis alt kültüründen mümkün olduğunca az etkilenmesi için meslek içi eğitim verilmesi ve bazı önlemlerin alınması gerektiği belirtilmiştir (İçli, 2002: 70-71).

Yukarıda da belirtildiği gibi yeni mezun genç polisler, almış oldukları nitelikli eğitimin etkisiyle görevini harfiyen yerine getirmeye çalıştığı halde, içinde barındırdığı karakter arayışı ve kendini ispat etme güdüsü dolayısıyla yanılıp hukuk dışı yollara sapabilmektedir. Bunun engellenebilmesi için hizmet öncesi eğitimde olduğu gibi hizmet içi eğitimde de, etik eğitimi çok büyük önem arz etmektedir.

AVRUPA POLİS ETİĞİ YÖNETMELİĞİ

Etik normların en büyük yararı, memurun herhangi bir olayda, nasıl davranması gerektiğini bildiğinden dolayı özgüveninin artmasını sağlamasıdır. Bu konuda yapılmış en kapsamlı çalışma olan Avrupa Polis Etiği Yönetmeliği polislik mesleğinin etik kodu oluşturulmasında önemli bir kilometre taşıdır. Çalışmanın herhangi bir dine dayanmaması, laik (seculer) olması evrenselliği adına önemle üzerinde durulması gereken bir detaydır. Çünkü etik değerlerin temelinde, dil, din, ırk ve statü ayırımı yapmadan hizmet etmek esası yatmaktadır.

Polis, toplumu oluşturan diğer kişilerin tabi olduğu kurallara tabi olmalıdır (Cerrah, Eryılmaz; 2001: 48, md.5). Yani üniformasının kendisine verdiği güç yada statü onu kuralları çiğnemeye itmemelidir. Polis, bir zamanlar içinden çıkmış olduğu toplumun bir bireyi olduğunu unutmamalıdır. Yine bunun sonucu olarak güvenlik görevlileri halkla ilişkilerini artırmalı ve karşılıklı güven içerisinde suç önleme görevini yerine getirebilmelidir. Bunun için de sivil toplum kuruluşları ve halkı temsil eden diğer kuruluşlarla etkili işbirliği kurulmalıdır (Md, 18).

Güvenlik personelinin görevlerini yerine getirirken karşılaştıkları etik sorunlardan biri de yemek ihtiyacını karşılarken ücret ödenmesi konusudur. Örneğin, suçla mücadele eden polisin ayrı bir yemek saati yoktur. Dolayısıyla polis bu ihtiyacını suçu önlemek maksadıyla ve/veya bilgi toplamak amacıyla dolaştığı bölgenin herhangi bir lokantasında yada fast-foodlarda karşılayabilmektedir. Ancak toplumun bu kuruma (polislik kurumu) bakış açısının bir sonucu olarak, esnaf yemek ücreti almayı pek uygun görmemekte, bu da güvenlik görevlilerinde haddi aşan uygulamalara girmeye sebep olabilmektedir. Zamanla bunu (ücretsiz yemek) kazanılmış hak olarak algılayabilmektedir. Bu konuda yapılacak uygulama ise, esnaf ücretini almasa da, en azından bahşiş olarak yemeğin maliyetinin mekan sahibine bırakılmasıdır. Aynı sorun ABD polisinde de yaygındır. Ancak onlar bu sorunu yemek ücretine karşılık gelecek, bir bahşişle gidermeye çalışmaktadırlar.[3]

Polis teşkilatı kendinden emin olduğu sürece toplumdan gelen haksız eleştiriler de değerini yitirecektir. Örneğin, teşkilat her seviyedeki personelinin mesleğini kötüye kullanmasını önleyici etkili tedbirler almalıdır (Md, 21). Böylece toplumla sürekli içli–dışlı olan bu kurum daha az hatayla, daha fazla takdir toplayarak halkla ilişkilerini sağlam bir zemine oturtacaktır. Ancak bunda teşkilata alımı yapılan personelin, alımı aşamasında polisliğin amacına uygun ve adayın niteliklerine ve tecrübesine göre bir seçim yapılmasının da etkisi olmaktadır (Md, 22).

Güvenlik görevlileri halkla iç içe olan ve sürekli göz önünde bulunan bir kurum olmalarından dolayı, halkla ilişkiler konusunda daha duyarlı personele gereksinim duymaktadır. Bu yüzden polis, mantıklı karar verebilmeli ve gerektiğinde, liderlik ve yönetim kabiliyetlerine sahip olmalıdır. Ayrıca içinde bulunduğu sosyal kültürü ve toplumsal problemleri bilmelidir (Md, 23).

Yönetmeliğin bir diğer maddesi de polisin asli görevi olan bilgi toplama veya istihbarat sağlama aşamasında nelere dikkat etmesi gerektiğini düzenlemektedir. Görevi gereği polis şüphecidir. Ancak bu şüphe herkesi devlet düşmanı olarak gören bir paranoya yada fobi değil, suçu önlemeye yönelik bir tedbirdir. Bu yüzden polis bireyin özel yaşamına saygı duymalı, ancak kesinlikle gerekli olduğu durumlarda müdahale etmelidir (Md, 40). Yine istihbarat toplama aşamasında, bireyler hakkında veri toplanması, depolanması ve kullanılması uluslar arası veri koruma prensipleri doğrultusunda yapılmalı ve özellikle de, yasal, meşru ve spesifik bir amacın gerçekleştirilmesi için gerekli olanla sınırlı tutulmalıdır (Md,41). Vatandaşın haber alma özgürlüğünün bir gereği olarak, polis soruşturma boyunca gerekli olan durumlarda, gerekli açıklamalar yapmalıdır (Md, 52).

Ancak bütün bu polis etiği normları yukarıda da belirtildiği gibi bağlayıcı değil  tavsiye niteliğindedir. Dolayısıyla üye ülkelerde etik kodla ilgili çalışmalar sürdürülmeli, bu dokümanda sunulan prensipler üzerine kurulu, etik yönetmeliği ve/veya polisin davranış yönetmeliği geliştirilmelidir (Md, 62).

SONUÇ

Ülkemizde son 3-4 yılda ciddi şekilde tartışılmaya başlanan etik konusunun, gelişmiş batılı ülkelerde de tam anlamıyla yaşama geçirildiği söylenememektedir. Son yıllarda özellikle batıda, özgürlükçü demokrasi düşüncesinin bir neticesi olarak toplumda çok ciddi bir ahlaki çöküntü yaşanmaktadır. Örf ve adet diye nitelenen yazılı olmayan ahlak kuralları yaptırım gücünü hızla yitirmektedir. Boşanma oranları bugün ABD’nde % 70’lere ulaşmıştır. Bu tablo da göstermektedir ki, toplumda bazı dönemlerde diğer dönemlere kıyasla daha belirgin bir çözülme görülmektedir. Söz konusu çözülmenin getirdiği ahlaki çöküntü de ancak yazılı olan kurallarla giderilebilir. Bu yazılı kuralları sadece hukuk kuralları olarak göremeyiz. Çünkü hukuk kuralları genelde suçluyu cezalandırmaya yöneliktir, oysa etik kurallar, bir arada yaşamayı düzenleyen normlar olması dolayısıyla günümüzde daha çok önem arz etmektedir.

Etik konusunda, polislik mesleğiyle ilgili olarak yapılan çalışmalar tabiki tek başına yeterli değildir. Bunu toplumu oluşturan tüm tabakaların, iş kollarının ve meslek örgütlerinin  bir konsensüs sağlayarak yaşama geçirmesi gerekmektedir. Tıpkı fizikteki ‘birleşik kaplar teorisi’nde olduğu gibi… Örneğin, ülkemizde medya etiği konusunda oluşturulan ‘Basın Ahlak Kuralları’na hemen her basın yayın kurumu, uymak üzere imza atmıştır, ancak reyting uğruna, diğerlerinden daha fazla izlenebilme adına bu etik kodu rahatlıkla uygulanmayabilmektedir.

Özellikle polis meslek etiği açısından konuya baktığımızda, sadece polisin etik davranmasının yetmeyeceği anlaşılabilmektedir. Toplumun polisiye olaylara veya haberlere olan eğilimi tartışma götürmez bir gerçektir. Bu da medyanın, bu tür haberleri yakalayabilmek ve reytingini yükseltebilmek için sık sık etik dışı yollara başvurarak hareket etmesi sonucunu doğurmaktadır.

Medyanın, polisiye olayları haber yapabilmesi ve konu hakkında detaylı bilgi alabilmesi için polisle zaman zaman karşı karşıya gelmesi gerekmektedir. Çünkü polis çoğu olayda soruşturmanın sağlığı açısından bilgi vermemektedir. İşte bu aşamada bir başka sorun ortaya çıkmaktadır: medya-polis çatışması. Medya elindeki gücü kullanarak polisi, halka şiddet yanlısı göstermek yoluyla, güvenlik teşkilatı üzerinde psikolojik baskı oluşturmakta, vatandaşın haber alma özgürlüğünü de gündeme getirerek, habere giden yolda karşısına çıkan engelleri daha rahat aşabilmektedir. Sonuç olarak polis ne kadar etik davranırsa davransın, medya ya da adliye gibi sürekli iç içe görev yaptığı ve çatıştığı kurumlar, kendi meslek etiğine  uygun davranmazsa, oluşturulan etik kod başarısız olacaktır.

Bunun yanı sıra polisin kişisel özelliklerinden kaynaklanan sorunlar da (et yiyiciler, çim yiyiciler gibi) meslek etiğinin oluşturulmasında engelleyici faktörlerdendir. Yukarıda da anlatıldığı gibi polis memurları son derece yüksek motivasyonla başladıkları mesleklerini aynı ivmeyle devam ettirememektedirler. Zamanla muhatap olduğu suç ve suçlulardan etkilenerek dejenerasyona maruz kalmakta, hizmet öncesi eğitimlerde kazandığı idealizmi koruyamamakta ve hukuk dışı yollara saparak, toplum nazarında polislik mesleğini küçük düşürücü tavırlar sergileyebilmektedirler.

Böylesi bozulma ve yıpranmaların önünü almak için yapılacak en önemli çalışma, öncelikle bu bozulmayı üst rütbeli yöneticilere kabul ettirmek ve sorunun en kısa zamanda ortadan kaldırılması adına üretilecek çözümlere destek olmalarını sağlamaktır.

Bunun yanı sıra düzenlenecek hizmet içi eğitimlerle öncelikle rütbeli personel eğitilmeli, iyi eğitim almış bu rütbeli personelin gözlemleriyle, teşkilatın adını lekeleyen, etik dışı davranışlar sergileyen personel tespit edilmeli ve düzeltilemeyecek kadar kötü olanlar (et yiyiciler), en kısa zamanda meslekten çıkartılarak, etiğin ‘yetersiz bireyleri meslekten men eden’ işlevi harekete geçirilmelidir. Düzeltilebilir nitelikteki memurlar ise sık sık düzenlenecek olan, meslek etiğini yaygınlaştırıcı eğitimlerle tekrar tekrar eğitilmeli ve polislik mesleğinin yıpratıcı alışkanlıklarından arındırılmalıdırlar. Örneğin, ‘benim polis kimliğim var,öyleyse ben trafik kurallarını ihlal edebilirim’ gibi…

Sorunun çözümü, yukarıda da belirtildiği gibi yine aynı kapıya çıkmaktadır: eğitim. Eğer eğitim okul hayatıyla sınırlı kalmayıp, öğrenmeyi öğrenme formülüyle ve/veya “beşikten mezara kadar eğitim” özdeyişiyle anlatıldığı üzere, bireylerin tüm yaşamına yansıtılabilirse, evrensel etik kodlar daha kolay hayata geçirilebilir.

KAYNAKLAR

Aydın, Doç. Dr. İnayet ve Aydın, Doç. Dr. Erdem. (2000), Polis Meslek Etiği Eğitim Daire Başkanlığı Yayınları, Ankara.

Balcı, Fatih. (2003) “Yazılı Basında Yer Alan Şiddet İçerikli Haberlerin Polis Üzerindeki Etkisi”. Yüksek Lisans Tezi.

Beren, Fatih. (2002), “Polis Efendilere Mahsus Terbiye ve Malumat-ı Meslekiye İsimli Yazıya İlişkin Bir Değerlendirme”, Polis Meslek Etiği (makaleler), Polis Akademisi Başkanlığı Yayınları, Ankara.

Bıçak, Yrd. Doç. Dr. Vahit. (2002) “Demokratik Toplumda Polis Etiği”, Polis Meslek Etiği (makaleler), Polis Akademisi Başkanlığı Yayınları, Ankara.

Cerrah, Doç. Dr. İbrahim ve Semiz, Emin. (2001), “Meslek Etiğinin Poliste Yeri ve Önemi”, 21. Yüzyılda Polisin Eğitim Sempozyumu, Ankara.

Cerrah, Doç. Dr. İbrahim ve Eryılmaz, Yrd. Doç. Dr. M. Bedri. (2001) Avrupa Polis Etiği Yönetmeliği & Açıklayıcı Notlar, Ankara.

Eczacıbaşı, Şakir. (NTV) Kültür ve Kimlik (16.3.2003)

Feridun, İbrahim. (1910), “Polis Efendilere Mahsus Terbiye ve Malumat-ı Meslekiye”, Matbaa-i Hayriye, Dersaadet, İstanbul.

İçli, Prof. Dr. Tülin. (2002), “Polis ve Etik Kurallar Gereksinimi”, Polis Meslek Etiği (makaleler), Polis Akademisi Başkanlığı Yayınları, Ankara.

Koçak, Sadettin.(2003), Cumhuriyet Dönemi Polis eğitim Sistemi ve Çağdaş Yaklaşımlar, Polis Dergisi, Sayı. 34, EGM Basımevi, Ankara.

Koçak, Sadettin (2003) Modernleşen Toplumların Sırrı Öğrenmeyi Öğrenmek, Polis Dergisi, Sayı. 32, EGM Basımevi, Ankara.

Kuçuradi, Prof. Dr. İonna. (2002) “Etik Kavramı”, Polis Meslek Etiği (makaleler), Polis Akademisi Başkanlığı Yayınları, Ankara.

Pehlivan, Doç. Dr. İnayet, (1998), Yönetsel, Mesleki öe Örgütsel Etik, Pegem Yayınları, Ankara.

Şahin, Eyüp. (2001), 1907’den 2000’e Polis Okulları, EGM. Matbaası, Ankara.

http://www.egm.gov.tr/

http://www.basbakanlik.gov.tr/

http://www.tdk.gov.tr/tdksozluk/



* Komiser, Eğitim Daire Başkanlığı

[1] Bu satırların yazarı Ankara Emniyet Müdürlüğü, Asayiş Şubesi, Oto Hırsızlık Büro Amirliğinde görev yaptığı 1999 ve 2002 yılları arasında sonuca ulaştırdığı hırsızlık olaylarının soruşturmasında sanık aileleriyle yaptığı ikili görüşmelerde defalarca böylesi durumlarla karşılaşmıştır..

[2] Komiser Tamer TOPSAKAL’ın asayiş kursu için gittiği İngiltere’de edinmiş olduğu izlenimlerini anlattığı bir değerlendirme toplantısı notlarından alınmıştır.

[3] ABD’de hizmet içi eğitim kursu gören Eğitim Daire Başkanlığında görevli komiser Ali SEVİNÇ tarafından hazırlanan  değerlendirme toplantısı notlarından alınmıştır. “Kursu veren eğitici: ‘herhangi bir şekilde yemek yediğim yerde ücret almazlarsa ben bahşiş bırakıyorum, bu bana (para vermemektense) daha etik geliyor’ demiştir.”